Başroldeki Ego

Gerçek ben kimim, “kendi”m dediğim ben kimim. Bunu sorgulayarak çıkmıştık yola.

Kendim diyerek sahiplendiğimiz o bilinç hali bizim zihinsel olarak sahiplendiğimiz ve bizi tanımladığına inandığımız projeksiyonumuzdur. “Zihinsel ben” yani “Ego”.

Zihinsel imajın yani Ego’nun bir forma ihtiyacı vardır, o form ile ve o form sayesinde varolabilir. Kendini tanımlayabilmek için geçmişten gelen bir tanıma tutunması gerekir. Kişiden kişiye değişen bu tanım herşey ama aklınıza gelebilecek herşey olabilir. Bazen bir role tutunur, bazen bir şeye sahip olmak ister ego.

Cinsiyetiniz (ben erkeğim), bir meslek (ben genel müdürüm), ebeveyn olmak (ben anneyim) bir ırka, bir medeniyete veya bir dine mensup olmak (Elhamdülillah Müslüman’ım), hatta herhangi bir eşyaya sahip olmak bile egonun tanımlanma ihtiyacını karşılayabilir (Boğaz’da 3 katlı yalım var).

Bir kez (sahte olan) kendinizi tanımladığınız zaman, onun getireceği iyi veya kötü tüm özellikleri de sahiplenirsiniz. En basitinden “kendi”nizi bir erkek rolünde tanımladıysanız, bir erkeğin yapması ve yapmaması gereken şeyler vardır, mesela erkekler duygusal olmaz, erkekler ağlamaz dersiniz ve buna göre davranırsınız. Sanki onlar yaratılışlarında duygularından arındırılmış taş bedenler olarak gönderilmişlerdir dünyaya. Oysa erkeklerin de duygularını farketmeye ve ifade etmeye en az kadınlar kadar hakları olduğu bir gerçektir. Ama sosyal tanımlamaların getirdiği form pek çok duygularını yaşamaktan alıkoyar onları. Küçük yaşlarından itibaren “karı gibi gülme”, “erkek adam ağlamaz” gibi kısıtlamalarla büyütülürler. Kendinizi yani Ego’nuzu bir erkek olarak tanımladıysanız tüm bu yüklerini de beraberinde kabullenmek durumundasınızdır.

Egonuzu ebeveyn rolüyle mesela bir anne olarak tanımladıysanız ve anne rolüne tutunduysanız artık büyümeye başlayan çocuğunuzun her türlü bireysel özgürlük talebi sizi rahatsız eder. Siz annesiniz, elbette ondan daha iyi bilirsiniz, her zaman onun iyiliğini istersiniz, bu yüzden sizin sözünüzü dinlemesi gerekir. Beslenme, güvenlik gibi temel yaşam gereklerinden bahsetmiyorum ama komşuya gezmeye giderken 4 yaşındaki oğlunuz sizin istediğiniz temiz beyaz t-shirt yerine dün giyip kirlettiği superman t-shirt’ünü giymekte ısrar ettiğinde anne otoritenizin sarsıldığını hissedersiniz. Ergenlik çağındaki kızınız dizleri yırtık blue-jean ile sokağa çıkmak istediğinde onu durdurmak sizin asli görevinizdir. Nesil çatışmasının temelinde de egoların birbiriyle çatışması yatar. Çocuğunuz  var olduğunu, sizden bağımsız bir birey olduğunu fark etmiştir, bu hakkını iddia ve ispat etmeye çabalamaktadır. Sizin ebeveyn egonuz bundan yara alır da otoritenize sıkı sıkı sarılırsanız çatışma kaçınılmazdır.

Eğer kişi kendini bir dine mensup olmak rolüyle tanımladıysa, o rolün gereklerini yerine getirdiği sürece kabul göreceğini hisseder. Mesela çocukluğunda iyi bir Hristiyan olmanın gereği Pazar günleri kiliseye gitmek olarak tanımlanmış bir kişi evde oturduğu veya kilise yerine ailesiyle gezmeye gittiği her Pazar günü kendini huzursuz hisseder. Çünkü geçmişinden getirdiği bir inanç onu şekillendirmiştir ve o şekile aykırı davranmak kendi içinde de kabul edilemezdir.

Benzer hisler her din için geçerlidir. Bir dine mensupsak onun gereklerini yerine getirmemiz, o rolün içeriğine uygun yaşamamız gerektiğini biliriz. Oynadığımız rolün şekil kısmına fazlaca kapılırsak, işin özünü kaçırabiliriz. Dinin bize sağlayacağı Allah ile buluşma, onun varlığını hissetme ve onunla bir olmanın vereceği iç huzurunu bir türlü yakalayamayız. Mesela namaz kılarken en olmadık şeyler gelir mi sizin de aklınıza? Yarın son ödeme günü gelen çeklerinizin sayısına veya ocaktaki yemeğin altını kapatıp kapatmadığınıza takılır mısınız? Veya son moda taşlı blue-jean ve topuklu ayakkabılardan oluşan şıklığını ünlü bir markanın başörtüsü ile tamamlayan arkadaşlar için işin özünün ne olduğunu gerçekten merak etmişimdir hep.

Hele bir de bu rol bize sosyal anlamda da bir anlam, bir grubun içinde yer alma ayrıcalığı ve hatta bir mevki kazandırıyorsa eğer, o statüyü kaybetmek korkusu da sarar içimizi. Artık o grubun onaylayacağı şeyleri yapmak Ego’nun kendini onlardan biri hissetmesi için olmazsa olmazdır, grubun tüm kuralları (gerçekten dine uygun olsun-olmasın) sorgulanmadan yapılmalıdır. Bu kaybetme korkusu işin şekil kısmına daha da fazla saplanıp kalmamıza yol açar. Kendimizle çelişen şeyler yaparken iç huzuru arar dururuz.

Kendisini tanımladığı form her ne olursa olsun, Ego bu formu kaybetmekten ölesiye korkar.  Bu yüzden her zaman kaybetmek hissi ile yaşar. Geçmişimizden getirdiğimiz bir forma yani bir şekile tutunarak kendimizi tanımlamak daima gelecek korkusunu beraberinde getirir; bir gün bu formu kaybetmek veya bu formun artık bizi tatmin etmekten uzak olması korkusu. Bu yüzden de bu formu kaybetme endişesi veya tehdidi ile yaşamaktan, bugünü, bu anı yaşayıp keyfini çıkartamayız.

Anın kıymetini bilerek neşeyle yaşayacağınız günler dilerim.

Sevgiyle ilerleyin…

Gülay GÜRKAN
Bireysel ve Kurumsal Danışman
gulay@gulaygurkan.com

Yazılarımı ve diğer paylaşımlarımı sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz.

Copy link
Powered by Social Snap
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close